Türk kibri

Her şey doğumla başlıyor aslında. Her ailenin çocuğu en iyisidir. Ama farklı kategorilerde. Kaç tane aile varsa o kadar da kategori, o kadar da en iyi vardır. Barış Manço’nun programında, her biri tam puan alarak yarışmalarda hep beraber birinci olmanın tadını çıkaran onlarca çocuk gibi. İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Kategoriler karışıp, çocukların farklı puanlar aldığı yerde. Bu devirde iş daha da sıkıntılı, ailelerin selfie ve video merakı yüzünden sadece çevreyle değil, dünyayla yarışıyor çocuklar. Kategoriler azalıyor, en iyi adayları artarken, en iyi sayısı düşüyor. “Benim çocuğum!” başlıyor.

Konuşmayı kim önce öğrendi, kim önce yürüdü, kim daha iyi puzzle çözüyor, kim oyuncaklarla daha yaratıcı, kim dokunmatik telefon kullanmayı daha önce öğrendi, kim tablette daha fazla skor yaptı. Bak seni geçti, aa hem de senden küçük olmasına ragmen.

Sonra okul çağı geliyor. Kim önce yazmaya başladı, kim önce okudu, bak benim çocuğum matematikte iyi. Aferin oğluşuma. Takdirle hakkedilenler, teşekkürle hakkedilemeyenler, başarızsa elin çocuğu, başarılıysa yine elin çocuğu… Her şey işte böyle başlıyor. O çocuk büyükdükçe, diğerlerinin üzerine çıktıkça hakediyor(!) , ödüllendiriliyor. Ama hiçbir zaman kendiyle yarışmıyor, daima diğerleriyle. Sokağa oynamaya çıkıyor, ya da yeni nesilse bilgisayar oynuyor. Arkadaşını çağırıyor ama başarılı olana kadar ‘yasak’ . Bir süre sonra başlıyor düşünceler. O hakedemedi ve cezasını çekiyor. Ben ise ondan iyiyim, hakettim(!) çünkü ben iyiyim. En iyi değilsen peki? O zaman da bizim oğlan zeki ama çalışmıyor, çok hayta, çalışsa yapar.. Aile kabul etmiyor, çocuk da. Yavaş yavaş bahaneler reflekse dönüşüyor, ailenin kendi yaklaşımındaki inadı ve bilmişliği, çocuğa da yerleşiyor. Sınavdan kötü mü aldı, suçlu ya sınav ya da öğretmen oluyor. Çünkü kendi yazdıkları kesin doğru.

Sonra biraz daha büyüyor velet. Bilgi artıyor. Bazı konularda kendini oldukça geliştiriyor. Bir gün sınıfta, öğretmenin hatasını farkediyor. “Hocam, söylediğiniz yanlış, doğrusu böyle” . Aynı hırslarla oralara gelen öğretmen tabii ki kabul etmiyor. Bunu eskiden, bireyin karakterine ,otoriteyi kaybetme korkusuna bağlardım (bir gün çocukluktan bugüne demokrasi konusunda değineceğim) ya da “14 yaşındaki çocuk benden iyi mi bilecek, yıllardır böyle öğretiyorum” düşüncesi,  zannederdim. Halbuki sonra herkese karşı öyle olduğu, ‘ben biliyorum’ un sadece otorite ile alakalı değil ‘ben yanlış yapmam’ gibi bir refleks olduğunu görüyoruz. Akıl yaşta değil başta olmuyor öyle.Çocuk, aklın, yaş üstünde söz söyleyemediğini, otoriteye söz geçiremediğini görüyor. Yanlış olmanın kötü, aşağılayıcı bir şey olduğunu düşünüyor.

Artık sosyal ortamlara girmeye başlayan çocuğun bir de sevgilisi oluyor. Tabii ki dünyanın her yerindeki erkek hegomanyasının kapalı bir topluma göre biraz daha yumuşak, ama dünya ortalamasına göre de oldukça katı yaşandığı coğrafyada çocuğun sevgiliye bakışı da yine farklı oluyor.  Erkek olarak kendini üstün görüyor. ‘Erkeklik’ kibri her yerde hakim olmaya başlıyor. Tam tersi durumda da kızın diğer kız arkadaşlarına karşı kibri ortaya çıkıyor. ‘Ben sizden iyiyim çünkü sevgilim var’ ya da ‘benim erkek arkadaşım şöyle’…. Çiftimizin kibri restorana, bara gidildiğinde de devam ediyor. Garson, barmen hatta gidilen mekanda tek oturanlar, erkek erkeğe, kız kıza otulanlar bir anda alçalırken, çiftimiz yükseliyor. Ya da gidilen mekanda takılanlarla takılmayanlar arasında da aynı durum söz konusu. ( Bu üstünlük arayışı daha sonra yaştan bağımsız olarak devam ediyor tabii ki)

Çocuk artık çocuk olmaktan çıkınca da kendi parasını kazanmaya, farklı sosyal ortamlarda boy göstermeye başlıyor. Restoran örneği devam ediyor, işin içine sosyal sınıflar giriyor. Telefonlar, arabalar, giyim, ev,para, iş, pozisyon, ünvan gibi birçok faktör ekleniyor. ‘Hakettim ve üstünüm’ anlayışı artık yaşam tarzı şeklini alıyor. İnatlaşmalar artıyor, özgüven tavan yapıyor. Kendi dünyanın kralı oluyorsun ama diğer dünyaların krallarından yine üstün olduğunu düşünüyorsun. Çünkü kralın bir tane olduğunu öğrendin.

muayad-muhsin-picnic

Muayad-Muhsin-Picnic

Bilgi arttıkça bunlar aşılır, bilgi arttıkça mütevazılık artar diyebilirsiniz. O da olmuyor. Bilgi yine kibir ve diğerlerini ezmeyi getiriyor. Ben ne kadar okudum ve düşündüm haberin var mı? Yok tabii ki. Doğal olarak eleştiri, tartışma, fikir alışverişi kavramları oturmuyor. Yerini, fikir empoze etme, daha çok ses çıkararak haklı olduğunu gösterme, değişmez doğruların bozuk senfonisi alıyor.

Seviye düşük ise fena elbette. Basit başarıları anlata anlata bitiremiyorsun. Senin başarın bile olması gerekmiyor. İnatlaşmalar artıyor. Mesela futbol tartışmalarında her takım taraftarı haklı oluyor. Diğerleri ise haksız ezik insanlar. Kim o takımı niye tutar ki? Ya da daha iyi bir hayat standartı ve güvence için seçtiğin yöneticilere sarılıp, temel ihityaçlarını bile zor gidermene rağmen  fanatikleşebiliyorsun, tapmaya başlıyorsun. Çok sıkışınca da kendini aklayıp diğerlerini yine ezik muamelesi yapmaya başlıyorsun. Senin seçimin en iyisi çünkü.

Tarihle övünerek en iyi olduğuna kendini inandırmaya başlıyorsun. Çünkü sen şans eseri o topraklarda doğduğun için şanlısın, diğerleri ise tarihsiz, ezikler. Dahası da var kıvrak zeka denilen, insanların hakkını yeme, kurallara uymama övünelecek şeyler oluyor. Amma enayi var nasılsa. Sakin, sessiz kendi halinde insanlar ise iyi(!) ama mülayim oluyor gözünde.

Yine kadın erkek ilişkilerinde kendini gösteriyor bu kibir, biraz cehaletle karışık olarak. Seviyesi, geliri, bilgisi ne olursa olsun herhangi bir erkek ele aldığımızda, kendisi her haltı yerken, ideal kadın tasviri yapmaktan geri kalmıyor. Çünkü ilişkinin hükümdarı beyimiz. Mesela düşük seviyeli bir örnekte, kız arkadaşıyla aylar öncesinden sevgililer günü planı yapan bir delikanlı, kendi kutladığı günü, bana gün lazım değil ben her gün kutluyorum , benim aşkım büyük diyerek kamufle etmeye çalışırken, diğerlerine, caiz değil, ahlaksızlığın anlamı yok diyebiliyor, seviyeyi yükseltirsek de, bunlar tüketim toplumunun yapay günleri diyebiliyor, elinde hediyesi kız arkadaşına giderken.

Bu işin bir de uluslararası boyutu var. Aslında ‘Türk Kibri’ dediğim şey burada devreye giriyor. Türkiye’de ırkçılık yok deniliyor mesela. Var dersen, kime ne ırkçılık yapmışız oluyor, ama

Yabancılarla dalga geçme, asyalıları aşağılama, onların isimleriyle, ırklarıyla kafa bulma, Türkçe konuşan yabancıları oyuncağa çevirme ‘komik’ olarak algılanıyor. Hatta sinemada film olarak bile izlenebiliyor. Aynı şekilde sınırı geçince kadınlar hepsi cinsel objeye dönüşebiliyor ama işine gelmeyince ahlak polisliği devam ediyor. Türk erkeği, sapık olarak dünyaya ün salmış hatta ‘abaza’ kelimesini bile öğrenmişler ama bununla bile övünülebiliniyor.

amerikalıları sorsan salak, dünyadan bir haber; araplar pislik, kültürsüz, görgüsüz; avrupa şerefsiz, ikiyüzlü,ahlaksız;çinliler ezik;iranda rejime bak(ya da şii onlar); ruslar enişte, hepsi ayyaş..

Suriyeliler?

-Onları karıştırma. Ülkesini satan kaçaklar. Başa bela. İşimizi gücümüzü elimizden alan gereksiz bir kalabalık. Ülkeye aldık yeter. Adam olsalar savaşırlardı.

Ee avrupalı ırkçılar da aynısını diyor. Ne farkınız var? Hem sen yeterli bilgin olmayan bir olay üzerinden linç kampanyası yapıp asyalıları dövüyorsun. Çinli diye koreli dövdün mesela. Başka bir korelinin dükkanını dağıttın. Ülkende olaylar oluyor, ölenin kimliğine göre tepki veriyorsun.

-O başka. Ama avrupalılar islam düşmanı. Iki yüzlü onlar. Gerçek yüzlerini gösteriyorlar.

Peki, senin gibi teröristlerle savaşıyoruz,. taviz vermeyeceğiz, acımayacağız diyen İsrail?

-terörist onlar,  sivil ve bebek öldürüyorlar. Şeytanlar.

Bunların dışında gayet bilgili ve açık görüşlü olduğunu düşündüğünüz insanlar bile size şaşırtabiliyor;

Mesela Polonya’da rastladığınız bir Türk doktora öğrencisi, burası ne kadar boktan bir ülke,kadınları dışında güzel birşey yok diyebiliyor. Kültür ve yaşam hakkında sıfır bilgiyle dolaşabiliyor. Ülkenin, komunist geçmişinden ,  avrupanın batısına kıyasla daha düşük gelirli olmasından doğan gösteriş merakı olmaması ve  diğer ülkelerine göre daha mütevazı haline ise yaklaşım, daha yıllar once ağızları kokuyordu yorumu yapılabiliyor. Halbuki sosyal olarak da, ekonomi olarak da Türkiye’ye şaşırtıcı derece benzer bir ülke.

Ya da birçok ülke gezen bir Türk’e gezdiğiniz yerler arasında en beğendiğiniz nereseydi sorusu, Türkiye en güzel yer, İstanbul gibisi yok ile cevaplanabiliyor. Bunda birşey yok elbette ama neden diye devam ettirildiğinde İstanbul işte var mı ötesi cevabı alabiliyorsunuz. Sonra da devam ediyor, İstanbul iyi de, insanları işte….

Konu İstanbul’dan açılmışken bir de imparatorluk kibrine gelelim. Eskaza Contantinopolis diyen olursa ya da İstanbul’un zengin tarihinde Bizans’tan bahseden olursa, vay gavur sen biliyor musun 1453’ü. İstanbul demek Fatih demek müslüman demek cevabı geliyor.  İyi de kardeşim 600 yıllık Osmanlıdan önce 1100 yıllık Bizans vardı. O kültürü yok sayamazsın. Ayrıca hayranı olduğun Fatih, hristiyanlara saygılıydı, meraklıydı,hatta kiliseye bile giderdi. Bir veziri de hristiyandı, Bizans torunuydu. Yok canım daha neler! Bu, yok saymanın ardından ‘gavur birey’ in de seviye düşükse Viyana muhabbeti geliyor. Ona cevap ise geçerdik de arkamızdan vurulduk, iklim uygun değildi vs. oluyor. Çünkü koca imparatorluk, özellikle kafada kutsallaşmış bir imparatorluğun yenilmiş olması imkansız!

Bugüne döndüğümüzde, birçok sorunun kibir olduğunu düşünüyorum. Toplumun seçimlerini, idollerini, ,güç arzusunu buna bağlıyorum. İnsanlar yüzleşmekten, doğru bildiklerinin yanlış çıkma ihtimalinden, haksız duruma düşmekten korkuyorlar. Hayatın her alanına etki ediyor bu durum. Mesela akla ziyan anayasa için evet inadını da buna bağlıyorum. İnsanlar gücü seviyor, kendi doğrularını seviyor. Diğerlerini aşağılamayı, ezmeyi seviyorlar. Çünkü ne kişisel bir başarıları var ne de bilgileri. Diğerleriyle kıyaslayarak geçen hayatlarında, en iyi olma güdüsünü böyle tatmin edebiliyorlar. İnandıklarının doğruluğu değil, inandıklarının diğerlerinin üstünde bir doğruluğu ya da üstünlüğü olması daha önemli bir hal alıyor. Aynı şey kişisel ilişkilerde de geçerli. Karşısındakine üstünlük kurma, ona karşı hakimiyet kazanma, ona acıma ya da ondan çıkar elde etme duygusu da bu yüzden. İzlenilen yarışma programlarında, tartışma adı altında birbirine bağıran çağıran adamların programlarında da. Bunların bu kadar tutma sebebi de bu.

Aslında kibir dememe rağmen araya bir çok faktör girdi. Çünkü kibri oluşturan, kibre benzeyen, onunla ilişkilendirilebilen birçok parametre var.  Eskiden buna kibir olarak değil, gelişmemişlik, cehalet, bilgisizlik ya vurdumduymazlık olarak bakıyordum. İmparatorluk kibrini büyük imparatorlukların devamı olan diğer milletlerde de görüyordum örneğin, ya da diğer örnekleri de farklı farklı yerlerde gözlemledim ama bizdeki gibi genel karakter halini alanı gerçekten görmedim. Bu kadar sosyal hayatın içine işlemiş, refleks/karakter halini almış halini başka bir millette görmedim. Aşırı özgüvenli davranışlardan, çevresindekilere üstünlük kurma girişimlerinden, diğerlerini aşağılama ya da kendini beğenmiş davranışlardan en kalabalık ortamlarda bile görünüşten bağımsız olarak kimin Türk olup kimin olmadığını ayırt etmeye başladığımda, bunu ‘Türk Kibri’ olarak adlandırdım. Yukarıdaki tüm örneklerin ve farklı etkenlerin sonucu olarak gelişen ‘Türk Kibri’

arrogance

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s